A+ A A-

Ronakbiran û Beşikçî

  • Kategori: Rojev
  • Gösterim: 12779

Di salên 60’î de jiyana siyasî û ronakbirî li Tirkiye li gor dema berê gelek bir rih bû. Tesîra herî mezin li ser vê rihbûnê li Tirkiye ku jiyana ronakbirî tenê bi ol û dewletê ve hatibû hidudkirin, Zanîngehên bilind (üniversite) bûn. Kesên “zanyar”, bi qiweta azadiya mehdud, ku 27’ê Gulanê dabû zanîngehan,li ser pirsa şikla ideal ya civatê û yadewletê afirandinên xwe pê hev pêşkêş kirin. Nemaze weşanên, ku li ser zaniyariya civakî dihatin belavkirin, ji mihqeşa ronakbiran re dibûn bingeh.

Li aliyê din, sosyalistên ku, piraniyên wan di wexta diktatoriya DP û ya partiyek tenê de ji zanîngehan hatibûn qewirandin, li derveyî zanîngehan li hember vê civata pozîtîvîst û li hember teoriyên dewletê, bi şiklekî ji hevketî û perçebuyî jî be dîtina dîrokî ya Marksist danîn. Bi vî awayî, minaqeşên ku destpêkirin, hemû ronakbîrên, ku di navbera felsefeya profesoral û dîtina dîrokî ya materyalist de ciyê xwe girtibûn, kişand nav xwe.

Ertuğrul Kürkçü

 

Tarih ve DDKO

  • Kategori: Rojev
  • Gösterim: 16608

İnsanoğlu varoluşundan bu yana tarih denilen bilim ya da hikayeye çok meraklıdır. Bu herhalde onun merakı gibi kendi dışında olan, fakat kendisi tarafından yaratılmış ya da yeniden inşa edilmiş hayatın farklı tekrarlarına tutkusundan ileri geliyor. 

Fakat insanoğlu, bu tutkuya rağmen, tarihi gerçek şekliyle yeniden yazamadı. (Bir biyolog, insanın anne karnında oluşumunu yüzlerce defe inceleyebilir, ama bir tarihçinin Fransız ihtilalinin oluşumunu bir daha görme şansı yoktur. Bu nedenle bulabildiklerini yorumlamakla yetinecektir.)

İnsanlığın gerçek tarihini yeniden ortaya çıkarmak konusunda, tarih yazma tarihinde en önemli adımlar atan Marx'ın yöntemi (tarihsel materyalizm) bile halefleri tarafından uygulandığında, yaşadıkları "maddi ortamın" etkisiyle olacak (çünkü O öyle diyordu), öyle farklı yorumlara uğradı ki, bugün tarih denilen karmaşa, bütün çözülmezliğiyle önümüzde duruyor.

Örneğin, olayların ne zaman tarih olduğunun bir ölçüsü yoktur. Bittiği gün mü? On sene ya da yüz sene sonra mı? Bazı olaylar ya da uzun dönemler geç tarih olur. İnsanlığın sonradan karşı çıktığı gelişmeler hemen ”tarihin çöplüğüne” atılır! Bir de bazı önemli, dönemine damgasını vuran olaylar vardır ki, çok hızlı tarih olurlar. Tarihçiler sabırsızlıkla o olayın tarihselleşmesini isterler ki üzerine bir şeyler söyleyebilsinler. Fransa'daki Mayıs 68 olayları böyledir. Hemen tarihselleşmiştir.

Kürt ulusal hareketinde de D.D.K.O. olayının hızla tarihselleşmesi ve üzerinde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

D.D.K.O. üzerine şimdiye kadar ciddi incelemeler yapılmadı, hatta birçok siyasi yazıda rastladığımız gibi “küçük burjuva örgütlenmesi” denilerek geçiştirildi.

D.D.K.O. Kürt ulusal hareketinde bir aşama, bir dönüm noktasıdır. 1940'larda Dicle Talebe Yurdu'nun açılmasıyla ortaya çıkan “Doğucu” hareket, 49'lann tevkifatıyla doruğuna ulaşmış, daha sonra da T.İ.P ve Y.T.P. içerisinde iki farklı söylemde devam ederken. D.D.K.O'nun kurulması, hareketi sıçratmış, “Doğucu” olmaktan çıkarıp, “Kürt” hareketi olma niteliğini yeniden kazandırmıştır.

1969'da Ankara ve İstanbul'daki -özellikle de T.İ.P. ve F.K.F. çevresindeki- Kürt üniversiteli gençlik tarafından kurulan D.D.K.O. Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulan ilk legal Kürt örgütlenmesidir. Zaten dönüm noktası olma özelliği de buradan geliyor. Bu legal örgütlenme içerisinde bir araya gelen ve henüz birbirlerini tanımayan 400 kadar Kürt aydını Ankara ve İstanbul'daki iki çatı altında kaynaşmış ve kadrolaşmıştır. Amaç da baştan itibaren budur, ”Doğu” isminin bir araya topladığı aydın kitlenin, Kürt hareketinin kadrolarını oluşturması. Öğrenimini tamamlayan kadroların Kürdistan'a dönerek kendi bölgelerinde Kürt hareketinin köşe taşlan olmaları. Gerçi bu tam anlamıyla böyle olmadıysa da, hedefe ulaşıldığı söylenebilir. D.D.K.O öncesi var olan K.D.P. ve 76-77 de ortaya çıkan P.K.K. hariç, bugün Türkiye Kürdistan’ındaki bütün siyasi hareketler köklerini D.D.K.O.'dan almışlardır.

D.D.K.O'nun ikinci önemli özelliği ise, ulusal-demokratik bir örgüt olmasından kaynaklanıyor.

Ulusaldır, çünkü üyelerinin siyasi kanaatleri ve sınıfsal kökenleri birbirlerinden çok farklıydı. Marxist-Leninistler (bunlar da o dönem Milli Demokratik Devrimci ve Sosyalist Devrimciler olarak ikiye ayrılıyorlardı), bunların dışında Maoistler, Kürt milliyetçileri, hatta milliyetçiler arasında İslami ideolojileri, ezen ulusla birlikte ya da bağımsız örgütlenmeyi savunanlar gibi çok değişik eğilimleri bağrında taşıyabilmiştir.

Demokratiktir, bu saydığım farklılıklara rağmen, gerçekten her iki örgüt de (Ank. ve İst.) demokratik bir tarzda yönetilmişlerdir, Kararlar üyelerin önemli bir kısmının düzenli katılımıyla alınmıştır. Bu da örgütü hem çok canlı tutmuş, hem de büyük görüş farklılıklarına rağmen, bölünme noktasına getirecek patlamalara engel olmuştur.

D.D.K.O. faaliyette bulunduğu dönemde, Kürt ulusal hareketi açısından önemli adımlar atmıştır. “Doğu”daki baskıların, yoksulluğun köklerinin ulusal nedenlerinden geldiği ve Kürt halkının varlığı ilk defe net bir şekilde Türkiye ve Kürdistan kamuoyu önünde vurgulanmıştır. “Halklara özgürlük”, “Doğu 'da milli zulme son”, “Kürtlere özgürlük” gibi sloganlar D.D.K.O. ile siyasi sahneye çıkmıştır. Özellikle “Türkiye Halkları” tanımlamasının ısrarla üzerine basılması, Türk solunu allak bullak etmiş, o döneme kadar hiç akıllarına getirmedikleri ya da getirmekten bile korktukları bir konuyu, Kürt sorununu gündeme getirmiştir.

Kürdistan'daki komanda hareketleri yerinde incelenmiş ve müdahalede bulunulmuş, o güne kadar kamuoyunun “eşkıya takibi” olarak bildiği bu eylemlerin, milli baskı niteliği, ciddi hazırlanmış bir raporla kamuoyuna sunulmuş, basın günlerce bu sorunla meşgul edilmiştir.

D.D.K.O. faaliyet halinde bulunduğu 12 Mart Darbesine kadar (daha sonraki mahkeme safhaları ayrıca ele alınmalıdır), uzun bir aradan sonra Türkiye üzerinde İlk Kürt rüzgarını estirmiş ve üzerine aldığı tarihi görevini başarıyla tamamlamış, ilk legal, milli ve demokratik Kürt örgütüdür.

Bu yazı D.D.K.O. üzerine bir inceleme ya da bir tanıtma yazısı değil bir hatırlatmadır. Kürt ulusal hareketi içerisinde birlik sorunlarının önemli ölçüde gündeme getirildiği bugünlerde. D.D.K.O'nun ciddi bir şekilde tartışılması gerektiği kanısındayım. D.D.K.O'yu iyi inceliyebilirsek ve bu konuda derin analizler yapabilirsek, ulusal hareketin bugün aldığı biçimle ilgili çok önemli ipuçları verebileceği gibi, birlik tartışmalarına da olumlu katkıları olacaktır.

D.D.K.O. Kürt siyasal hareketinde, daha sonra bir örneği yaratılamamış önemli ve olumlu bir adımdı. Gerek D.D.K.O’da bulunmuş kişilerin, gerekse de siyasi grupların bu konuyu ele almalarında büyük yararlar olacaktır.

Ali Bucak

KP, sayı 4, sayfa 9, 10 Kasım 1986

Fotoğraftakiler: 12 Mart Diyarbekir Sıkıyönetim Cezaevi soldan sağa ayaktakiler: Alibey Köylü, Yılmaz Balkaç, Fikret Şahin, İbrahim Güçlü Oturanlar: Battal Battê, Mümtaz Kotan, Mahmut Kılıç, Yümnü Budak

Zehirlenen kent Halepçe

  • Kategori: Rojev
  • Gösterim: 13099

Dünya, körpe çocuklarına sımsıkı sarılmış vaziyette sokak ortasında boylu boyuna uzanmış babaları, birbirlerine sarılmış kardeşleri ve gene bebelerinin üstüne kapanmış anaları seyrediyor.

Televizyonlar bu dehşet verici sahneleri artarda gösteriyorlar. Basının birinci sayfaları sokaklara serilmiş insan cesetleri ile dolu... Bunlar, Irak Baas rejiminin zehirli gaz bombaları ile imha ettiği Güney Kürdistan'ın Halepçe ilçesi sakinleri.. Savunmasız, sivil halk! Çocuklar, yaşlılar, hastalar, sakatlar... Bir ilçenin tümü...

Halepçe'de 5 bin insan katledildi. Katliamdan bir kaç gün sonra ilçeye girebilen ve hala kaldırılmamış cesetleri görüntüleyen gazete ve televizyon muhabirleri jenosidi bu görüntülerle dünyaya duyurdular. Irak devleti ise, dünyanın gözüne baka baka, kimyasal silahları kullandığını ve bundan böyle de kullanacağını belirtmekten geri durmadı. Irak, bu silahları İran saldırılarına karşı kullandığını iddia ediyor. Ama, saldırıların Kurtarılmış Kürdistan topraklarındaki sivil halka yönelik olduğu binlerce, on binlerce film ile kanıtlandı... Halepçe, en az ikinci bir Hiroşima kadar insanlığın hafızasında yer edecek korkunç ve dehşet verici bir toplu katliamın simgesidir şimdi!

Halepçe'deki insan kırımını tespit etmeye çalışan siyasi güçler ölü sayısının 7 bine vardığını belirtiyorlar. Bombardımanlarda canını kurtarmak amacıyla bölgeyi terk eden binlerce kişinin henüz Halepçe'ye dönmemiş olmaları da kesin rakamlara varmayı zorlaştırıyor.

Bölgede ve İran hastanelerinde 15 binin üzerinde yaralı olduğu da çeşitli kaynakların verdikleri haberler arasında.

Bilindiği gibi, Halepçe'yi Irak Ordusu geri çekilirken bombaladı. Halepçe şimdi Kürt gerillalarının elinde.

BAAS 'İN KATLİAMLARI

Baas rejimi 1974'te Kaledız'da, 1985'te 52'si çocuk 150 sivilin katledildiği Zevve'de, 15 Nisan 1987'de başlatıp, 1987 Haziran'ına kadar aralıksız olarak devam ettirdiği ve zehirli gazların yoğun olarak kullanıldığı Şeyhwasan ve Melekan'da savunmasız sivil Kürt halkına karşı toplu katliamlar yaptı.

Bu katliamlarda İran askeri mevzileri hedef seçilmedi. Çok açık bir biçimde Peşmergenin egemenlik alanları içinde kalan sivil yerleşme merkezleri hedef seçildi. Baas doğrudan doğruya Kürt halkına karşı jenosid eylemleri planladı ve bunu barbarca sürdürdü..

Baas, Halepçe jenosidinin gerçekleştirildiği günlerde Sergelu, Bergelu ve Yax-semer'e yapılan saldırılarda da kimyasal silahlar kullandı. Buralar kurtarılmış Kürdistan toprakları idi. Ve İran askeri mevzileri ile bağlantıları yoktu.

Son olarak büyük bir askeri güçle saldırılan Karadağ ise Kürdistan'ın iç bölgesi sayılır. Irak-Iran savaşının askeri cephesinden uzakta bulunan Karadağ'da da Irak'ın İran askerlerini bombaladığı iddia edilemez.

BAAS, egemenlik kuramadığı ve her gün biraz daha geriye püskürtüldüğü Kürdistan'ı hedef seçmiş durumdadır ve BAAS, doğrudan doğruya Kürt halkına karşı bir imha savaşı sürdürmektedir.

Kaldı ki, Irak, Kürtlere karşı kullandığı gibi İran'a karşı böyle pervasızca kimyasal silah kullanamaz! Kullanırsa hesabının sorulacağını bilir. Eğer İran'ın bir kentine füze atarsa, cevap alacağını bilir. Fakat elinde gerilla silahlarından başka bir savunma aracı olamayan peşmerge güçlerine karşı her türlü silahı kullanmakla kalmaz; silahsız-savunmasız Kürt halkına karşı soykırım eylemlerini bütün pervasızlığı ile sürdürür.

Başını Saddam celladının çektiği kanlı BAAS diktatörlüğünün gerçekleştirdiği insanlık suçlarından sonuncusu olan Halepçe jenosidi sömürge Kürt halkına dostlarını ve düşmanlarını tanımak için bir fırsat daha verdi.

Örneğin, dünya bu insanlık suçunu teşhir eder, her tarafta protesto gösterileri yapılırken, TC Başbakanı Turgut Özal, Irak'ı ziyaret etti. Özal, 5 bin insanın vahşice katledildiği Halepçe'yi ağzına bile almadı..

Halepçe Jenosidine karşı Kürtler, yaşadıkları bütün dünya ülkelerinde protesto gösterileri düzenlediler. Bu eylemler yetersiz de olsa uluslararası kamuoyunun oluşmasını ve uluslararası kamuoyunun yer yer tepkilerini dile getirmesini sağladı.

Kürtler, İngiltere, Federal Almanya, Fransa, Yunanistan, İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda, ABD, Belçika, Avusturya ve diğer ülkelerde, yığınsal eylemlerle Irak'ı lanetlediler. Dünya televizyonları ve basın bu eylemlere geniş yer verdi. Uluslararası düzeyde cılız da olsa Irak'ı mahkum ve teşhir eden tavırlar alındı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak'ı jenositten dolayı kınadı. İngiltere Dışişleri Bakanı Irak büyükelçisini makamına çağırarak uyardı. Federal Almanya'nın Darmstadt savcılığı Irak'a kimyasal silah maddesi satan iki firma hakkında soruşturma açtı. Bir grup Kürt İsveç Başbakanı İngvar Carlsson'u ziyaret ederek, Irak'ın uygulamalarına karşı sessiz kalmamaları talebinde bulundu. Bir çok ülke parlamenterleri ve politik partileri jenosidi kınadı.

Halepçe jenosidi karşısında dünyanın dikkatini çeken çok önemli bir tavır ise sosyalist blokun tavrı oldu. Sosyalist blok, konu ile ilgili herhangi bir belirleme yapmadı!?

Kürt sorununun başlı başına bir sorun olarak tartışıldığı Türkiye'den ise -Siyasi partiler, demokratik kuruluşlar vb.- beklenildiği üzere ses çıkmadı.

SON SALDIRI MERKEZİ KARADAĞ

Irak, peşmerge güçlerinin denetiminde bulunan Karadağ bölgesine karşı yaptığı geniş çaplı saldırılarda 26 ila 31 Mart günleri sürekli olarak kimyasal silahlar kullandı. Saldırılar, yüzlerce sivilin ölümüne ve binlercesinin yaralanmasına yol açtı.

Süleymaniye ilinin güney batısındaki Karadağ bölgesi geçen yıllar içinde peşmerge güçleri tarafından kurtarılmış, uzun bir dönemden beri peşmerge güçlerinin denetimi altında bulunmaktaydı.

Halepçe jenosidinin henüz kanlan kurumadan, Irak, bu kez de İran - Irak savaş cephesinden uzakta bulunan Karadağ'da peşmerge güçlerinin etkinliğini kırmak için kimyasal silahlar kullandı.

25 Mart günü başlayan ve 18 askeri birlik ile beraber 20 cahş birliğinin katıldığı Irak saldırısı peşmerge güçlerinin direnişi ile karşılaşınca, savaş uçakları daha önceleri de bir çok kez uyguladıkları gibi bölge köylerini zehirli gazlarla bombalamaya başladı. 26-27 Mart günleri yapılan bombardımanlar sonucu Karadağ ilçesi Meleke-car, Sevşinan, Caferan köylerinde 64 kişi yaşamını yitirirken, 210 kişi de yaralandı.

Bu saldırılar ile de peşmerge güçlerinin direnişini kıramayan Irak savaş uçakları bu kez de 28 -31 Mart günleri Karadağ çevresindeki Belka, Dukan, Vuryan, Sole, Xirnukan, Banimor, Kalağa, Peytul, Rabat, J ala, Dereje, Deruyan, Darbem, Dolan ve Kazankaya köylerini bombalayarak, yüzlerce sivilin ölümüne ve binlercesinin yaralanmasına yol açtı.

Kimyasal silahların yarattığı öldürücü etkiden korunmak için binlerce sivil köylerini terketmek zorunda kaldı. Irak, l Nisan günü yaptığı açıklamada, bölgeyi denetim altına aldığını belirtirken, Alandaki etkin siyasi ve askeri güçler olan YNK ve KDP; peşmerge güçlerinin halen direnişi sürdürdüklerini açıkladılar.

 

Konuyla ilgili İngiltere'de görüşlerine başvurduğumuz YNK Genel Sekreteri Celal Talabani: ' 'Irak 'in açıklaması yalandır. Irak sadece Karadağ kasabası ve çevresindeki üç köyü ele geçire-bilmiştir. Karadağ bölgesinin büyük bölümü peşmerge güçlerinin denetimindedir. Irak 18 askeri ve 20 cahş birliğinden (liva) oluşan saldırgan güçleri ile, peşmerge direnişini kıramamıştır. YNK, KDP ve diğer siyasi güçlere bağlı peşmerge birlikleri devam eden saldırıya karşı halen kahramanca direnmektedirler. Irak yalan açıklamalarda bulunuyor. Bölgenin en stratejik noktası olan Seğirme dağı peşmergenin denetimindedir." dedi.

Talabani ayrıca, gönderdiği bir telgraf ile Özal'ın Bağdat'ı ziyaretini protesto etti. Telgrafta özetle şu ifadelere yer verildi: "Halepçe'de döktüğü Kürt kanı henüz ellerinde kurumayan Saddam ve onun rejimi bütün dünyada protesto edilirken, yaptığınız ziyaret Kürdüyle, Türküyle, Türkiye halklarının çıkarlarına ters düşen bir eylemdir. "

Gazetemiz baskıya girdiği günlerde Avrupa'nın çeşitli yerlerinde protesto gösterileri boyutlanarak devam ediyordu.

ANK • Stockholm

Korku ve korkunun panzehri

  • Kategori: Rojev
  • Gösterim: 69405

Şerafettin Kaya - Bu değişim, tabiidir ki ulusal muhalefet yönünden tezahür eden bir mücadele ve gelişim nedeni ile olmuştur. Kurdistan ulusal muhalefetinin suskunluğu 60'lı yıllarda artık, geçmiş dönemdeki gibi değildir. 1959'daki 49’lar olayı, 1962'lerde Dicle-Fırat Dergisi'nin yayını, diğer yayınlar, Kürtçe yazılar, hikayeler ve şiirlerin yayınlanması ve bunun ardından gelen tutuklamalar, TKDP'nin oluşumu, oluşum tamamlanmadan yapılan operasyonlar, bir kısım Kürt aydınının Kürt sorununu TİP içinde tartışmaya sokması, Doğu Mitingleri ve mitinglere Kürt köylü ve işçilerinin gösterdiği büyük ilgi, yittiği zannedilen ulusal muhalefetin, Kuzey Kürdistan'da yeniden doğuşunun habercisi ve bir silkinişiydi...

Bu silkinişin ardından DDKO'lar doğdu. Ve giderek bu gençlerin, Kürt aydınlarının oluşturduğu örgüt Kürdistan'da yaygınlaştı. Bu bir patlayıştı! Bir uyanıştı! bir uyandırılıştı!...

Dr. Şıvan'ın Kürdistan'da ulusal muhalefeti örgütleme girişimleri, 12 Mart sonrası Diyarbekir Askeri Mahkemelerindeki, Türk devletinin sömürgeci, anti-Kürt karakterini, Kemalizmi, devletin Kürdistan'daki iğrenç uygulamalarını teşhir eden savunmalar, direnişler, Kürt halkının ulusal muhalefeti ve muhalefetin örgütlenmesi açısından umut verici ve büyük öneme haiz adımlardı.

Bu adımlar, Türk devletinin tüm baskılarına, tehditlerine, bir çok Kürt aydınını da içine alarak tezgahladığı oyunlara, işkencelere ve sergilenen baskılarla Kürdistan'ın genelinde yaratılan korkuya karşı atılmıştı.

Ki bu adımlar, bu direnişler, ulusal muhalefet açısından önemli birçok mevzilerin ele geçmesini sağlamıştır. Asimilasyonun hızını kesmiştir. Sonraki dönemlerde ulusal muhalefetin örgütlenmesine ve örgütleme çalışmalarına kaynak olmuştur. Ve daha etkin, geniş kitleleri kapsayan, dünya düzeyinde ses veren gelişmeleri ve direnişleri getirmiştir.

Yetmişli ve Seksenli yıllarda yüzlerce insan (işçisi, köylüsü, öğrencisi, aydını) Kürdistan ulusal muhalefetinin kazandığı mevzileri korumak, yenilerini kazanmak için, şu veya bu şekilde (faşistlerin, polis ve jandarmanın kurşunlarına hedef olarak veya ajan-provokatörlerin oyunlarıyla) hayatlarını yitirdiler. Yüzlercesi de işkencehanelerde, bu amaç için direndiklerinden dolayı öldürüldüler. Onlarcası, işkencehanelerde ve cezaevlerinde şerefsizliğe ve ihanet önerilerine karşı, bunları kabul etmeyerek kendi hayatlarına kendileri son verdiler.

Bu gün yüzlerce insan idam cezası almıştır ve hücrelerde idam edilecekleri zamanı beklemektedirler. Binlercesi en ağır hapis cezalarına çarptırılmıştır. Binlercesi de zindanlarda kendi haklarında verilecek karan beklemektedir. Bunlar en ağır şartlarda ve işkence-baskı altında tutulmaktadırlar.

İnsanlar kavgadadır. Her şeye rağmen kavga sürüyor. Gösterilen şiddete ve saldırılara karşı yurtiçinde ve yurtdışında bulunan pek çok insan ulusal muhalefeti örgütleyebilmenin çabası içindedirler ve kavgayı sürdürüyorlar...

Bunlar korkusuzlardır... Hayatını halkı için çekinmeden ortaya koyanlardır... Türk devleti, yukarıda belirlemiştik, tüm kurumlan ile Kuzey Kürdistan’a yerleşmiştir. Sömürü ve asimile için kurulan tezgahlar işlemektedir. Ancak korku içindedirler.

Yıllarca varlığını koruyan ve bugün giderek büyüyen siyasal kuruluşları, ordusu, sermayedarı, üniversitesi, basını ile her gün yaşadığı korku; Kürt halkının bilinçlenmesi, diline, kültürüne, ulusal demokratik talepler uğruna verilen kavgaya sahip çıkması ve korkusuzlar ordusunun büyümesidir.

Buna karşı Türk devleti geçmiş dönemdeki gibi tüm silahlarını kullanmaktadır. "Korku" silahını, yani kitlelerin içine korku salarak, gelişmeleri ve yapılanmaları engelleme silahı daha yoğun çalışmaktadır. Bilhassa Avrupa'da...

Bu gün 800 bine yakın Kürt Avrupa'dadır. Bunun büyük bir bölümü Kuzey Kürdistan'dandır. TC pasaportu taşıyorlar. Bunlar eşraf, ağa, bey takımı değildir, yılların ezikliğim yüreklerinde taşıyan, baskı gören, jandarmanın ve polisin dayağının, işkencenin izini sırtında taşıyan, memurun hakaretine uğramış, hor görülen fakir fukara takımıdır, işsizdir veya topraksız köylülerdir.

Bu gün bu insanlar -çok azı hariç- ulusal muhalefete açıkça, maddi ve manevi hizmet sunmaktan, protesto eylemlerine katılmaktan, siyasi kişi ve kuruluşlarla birlikte gözükmekten, Kürtçe yayınları almaktan ve izlemekten kaçınmaktadırlar ve çocuklarının siyasi yapılarla ilişki kurmalarını, siyasi yapılar içinde yer almalarını kuşku ile karşılıyorlar.

Bir kısım Kürt aydını da Avrupa'da bu yapı içindedir.

Esasen yurtsever olan bu insanların davranışları, devletin çeşitli oluşum ve propagandalarla genel düzeyde yarattığı korkuya adapte olmalarındandır.

"İzine gidildiğinde takip korkusu...", "ihbar ve cezalandırılma korkusu...", "pasaportun uzatılmaması ve pasaporta işaret verilmesi korkusu..." vb. korkular.

Bu korkulara adapte özünde bilinçsizlikten kaynaklanmaktadır. Bilinçsizlik, kişinin kendi çıkarlarını toplumsal çıkarların önünde görmesi durumunu getirir. Ki bu durumda kişilik öne çıkar.

Bir gerçektir bilinçsiz kesimin bu adaptesine bir çok siyasi kişiler çeşitli eylemleri ile sebep oldukları gibi, bir çok aydının da sorumluluğu vardır.

Devletin bu oyununun bozulması gerekir. Devletin yıllardan beri kapsamını genişleterek kullanageldiği "KORKU" silahı geri tepmelidir. Bu da, halkın ve bilhassa yurtsever kesimin aydınların soruna korkusuzca yaklaşmalarından geçer.

Abdullah Cevdet Karlıdağ'ın bahsettiği, kaybettiklerini söylediği, yılların suskunluğuna damgasını vuran korkuya karşı kullanılamayan "korkusuzluk" işte budur...

Kişinin, inançları yönünde tavır koyması; kendi çıkarlarını toplumun çıkarları (halkın ulusal ve sınıfsal çıkarları) içinde düşünmesi namusluluktur.

Namuslu olabilmek için korkusuz olmak gerekir. Unutulmamalı!..

KORKU'nun panzehiri KORKUSUZLUK'tur...

17.11.1986/ Almanya

Kurdistan Press, Sayı7, Sayı10, 17 Aralık 1986