A+ A A-

Ermeni jenosidinin 5 evresi

Ermeni jenosidinin 72. yıldönümü nedeni ile Kurdistan Press, Ermeni tarihi üzerine araştırmalar yapan Ara M. Sipanyan ile görüştü.

“Büyük jenosit, 24 Nisan 1915'de başlatıldı. Ermeni aydınları, seçkin Ermeni liderleri ve halktan ileri gelen kişiler evlerinden alınıp, katledilmek üzere Haydarpaşa garına götürüldüler.”

“1890 yılında toplam 2 milyon 900 bin kadar olan Ermeni nüfusu, 1925 yılında 130 bine indi. TC'nin sınırları içinde kalan Ermeni anavatanında ise, Ermeni nüfusu 2 milyon yüz binden, maalesef 30 bine inmişti.”, “Katledilen ailelerden geriye binlerce sahipsiz çocuk kaldı.”

Jenosidin tarihsel konumu hakkında düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Tabii. Tarihsel süreç içinde Jenosit olgusunu 5 evrede ele almak gerekiyor.

Birinci evre, 1890’lardan, 1909'a kadar olan zaman dilimini kapsıyor. İkinci evre, 1915-16 ve 17; üçüncü evre, 1918 Şubat-Ekim ayları; dördüncü evre, 1919-22 yılları ve beşinci evre 1923'ten günümüze kadar gelen süreci içine alır.

Nesilden Nesile katliam

Bu Jenosidin evreleri hakkında neler söylenebilir? D Birinci Ermeni Jenosidi, II.Adulhamid döneminde, Bab-ı Ali'nin kararlarının, yöresel idareciler tarafından uygulanması biçiminde ortaya çıktı. Katliamlar, genellikle, devlet ajanlarının, bağnaz din adamlarını kışkırtmaları biçiminde uygulandı. Bu evrede, Hamidiye Alayları da katli-amlara katıldılar. Ayrıca, ordu birlikleri, polis ve jandarmalar da yer yer katliamlara giriştiler.

İkinci jenosit, II.Abdulhamid'i devre dışı bırakarak iktidara el koyan İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde uygulandı.

Ermeni ulusunu topyekun imha etme kararı ile 1915'in ilk aylarında başlatılan jenosit eylemi, aynı yılın son aylarına doğru büyük ölçüde gerçekleştirildi.

Önce silahaltına alınan Ermeniler, birliklerinden toplanarak kurşuna dizildiler. Bir kısmı ise “Amele Taburlarında” acımasızca çalıştırıldıktan sonra katledildiler.

Ermenilerin oturdukları şehirlerdeki aydınlar, Ermeni ileri gelenleri ve Ermeni seçkinleri evlerinden toplanarak ücra yerlerde topluca katledildiler. 24 Nisan'da İstanbul'da Ermeni aydınları ve seçkin liderler katledilmek üzere evlerinden alınıp Haydarpaşa Garına götürüldüler. Bu nedenle 24 Nisan 1915 tarihi, Ermeni imha eylemlerinin tümünü kapsayan olayları da içine alan bir anlam ifade eder. Ermeni jenosidinin yıldönümleri de bu tarihe göre saptanmıştır.

İstanbul ve İzmir başta olmak üzere, Ermenilerin yaşadıkları şehirlerdeki sağlam Ermeni erkekleri toplanarak, katledildiler. Geriye kalan, yaşlı, sakat, hasta ve kadınlar ile çocuklar sürgüne gönderildiler. Sürgün yeri bu günkü Suriye sınırları içinde bulunan Derezor, Meskene ve Haseki bölgeleri idi.

Sürgün kafileleri, yol boyunca kışkırtılmış başıboş Müslümanların taarruzuna uğradı. Bu taarruzlarda, insanlar acımasızca öldürüldü, kadınların ırzına geçildi, kadınlar, kızlar ve çocuklar kaçırıldılar, esir ticareti yapıldı. Bu vahşetten kurtulabilen her yüz kişiden ancak 10 ya da 15'i sürgün yerine ulaşabildi.

Gerek katliamlar ve gerekse sürgün kafilelerinin kırımı, İttihat ve Terakki'nin gizli polis örgütü olan Teşkilatı Mahsusa (şimdiki MİT) tarafından organize edildi.

Aynı dönemde, İran devleti içinde bulunan Maku ve Koy bölgeleri ile Urmiye ve Tebriz'deki Ermeni kolonilerinde de jenosit eylemleri gerçekleştirildi.

Üçüncü Ermeni jenosidi, Çarlık Rusya’sının yenilmesiyle beraber Rus ordusunun geri çekilmesinden sonra başlatıldı. 1917’de Bolşeviklerin iktidarı almasından sonra, Rus ordusu geri çekilince, 500 km. uzunluğundaki Kafkas cephesinin savunması, Ermeni silahlı birliklerinin üstüne yıkıldı. Bunlar yeterli silahlara sahip olmadıkları gibi, yeterli askeri bilgi ve deneye de sahip değildiler.

Pan-Turancı ideoloji gereği, Asya'yı fethe çıkan Osmanlı paşaları, işgal ettikleri yerlerde, geniş çaplı imha eylemlerine giriştiler. Zaman darlığı, geniş sürgünlere el vermiyordu.

Dördüncü jenosit, Mondros Mütarekesinden sonra uygulandı. Bilindiği gibi, Osmanlı, Mondros Mütarekesine göre, ordularını dağıtacak ve Kafkas sınırında 1914 Rus-Osmanlı sınırının batısına çekilecekti. Bunlar uygulanmadı. Osmanlı ordusu, geri çekilme işini 2-4 ay geciktirdi. Bu arada, sivil giyimli yüksek subaylar ve binlerce deneyli asker, bol miktarda silah ve cephaneyle beraber, Dağıstan, Azerbaycan ve Kuzey-Doğu Ermenistan bölgelerindeki Müslüman halkın içine yerleştirildi.

Kanlı Tablo

Bunlar Erzurum'dan gelen emirlere göre, 1919-20 ve 21 yıllarında sayısız askeri eylemlerde bulundular. Bu eylemlerin büyük bir bölümü Ermeni halkına ve ' 'Ermen İstan Cumh u riyeti'ne karşıydı.

Aynı dönemde, eski Osmanlı subayları M.Kemal'in önderliğinde savaşa başladılar. Ve bulundukları her yerde, Ermenilere karşı soykırım uyguladılar.

1890-1922 dönemindeki jenositlerin kanlı sonucunu sayılarla ifade edersek şöyle bir tablo ortaya çıkar: 1890 yılında bugünkü TC sınırları içinde 2 milyon 900 bin kadar olan Ermeni nüfusu, 1925 yılında 130 bine inmişti. Aynı tarihlerde Batı Ermenistan1 da ise, Ermeni nüfusu 2 milyon 100 binden maalesef 30 bine inmişti.

Eğer jenositler olmasaydı, bu gün Türkiye'de en az 11 milyon, tüm Ermenistan'da ise, yaklaşık 16 milyon Ermeni yaşıyor olacaktı.

1923'ten günümüze kadar süregelen Ermeni jenosidi ise, akıl almaz yöntemlerle sürekli uygulana gelmiştir. Bu gün de devam etmektedir.

Osmanlı artığı paşaların sürdürdüğü politika, devlet sınırları içinde değişik kültürlerin sömürülmesi ve yok edilmesi oldu. Yeni TC'nin yöneticileri devamlı olarak ırkçı-şoven ve ayrımcı bir politika izlediler. Kürt halkının direnişi ise kanla ezildi.

Ermeniler üzerinde sürdürülen imha planları, bu kez "kansız" sürdürülmek istendi. Ankara hükümetinin anadili Türkçe olmayan Müslüman haklara karşı tavrı ' 'dostça " ve ' 'kardeşçe " idi. Sadece Rumlar ve Ermeniler resmen düşman sayılıyordu.

 

Lozan antlaşmasından sonra bu azınlıklar politikası da değişti. Savaş sırasında azınlıklara vaadedilen tüm haklar unutuldu. Saldırgan ve kaba bir şoven politika izlenmeye başlandı. Türkiye'de yaşayan herkes "Türk" idi. Türk olduğu için de “mutlu” idi. Türkler, Cengizlerin, Hülagülerin torunlarıydılar. Bütün dillerin anası Türkçe idi. Dünyaya medeniyeti Türkler yaymışlardı. Hz. Muhammed bile Türk’tü. Bu kaba, bilimdışı ve ırkçı-şoven mantık zaman içinde devletin resmi görüşü haline geldi.

Bu arada, İstanbul dışında bulunan, Rumca konuşan ve Hristiyan, Ortodoks mezhebine bağlı olan halklar Doğu Trakya'dan, Ege'den, Küçük Asya'dan, Pontus vesaire yörelerden toplanarak topluca Yunanistan'a sürüldüler.

Sürgün yerlerinde perişan bir biçimde sefalet içinde yaşayan Ermenilerin anayurtlarına dönmelerine izin verilmedi. Çünkü Ermenilerin anayurtlarında yaşamış olmak gibi “küstah” bir “suç”ları vardı!..

Türkiye'de hala yaşayabilen Ermenilere gelince, bunlar hayatta kalabildikleri için M. Kemal'e tapınmaya başlamışlardı! Onları yalnızca, yaşayabilmek için ekmek parasını kazanabilmek ve hayatta kalmalarına izin vermiş olan hükümetin gözüne girebilmek için dalkavukluk yapmak ilgilendiriyordu.

TC devleti ise, ne Osmanlı döneminde ve ne de Cumhuriyet döneminde, Ermenilere karşı hiçbir jenosit ya da baskı yapılmadığını, tersine Ermenilerin yaşlı sakat demeden Müslüman halkı boğazladıklarını yaymaya başladılar. Bu hasta düşünceyi bir devlet politikası haline getirdiler. Üniversiteleri, aydınlar ve yazarları ile hep bir ağızdan bu kanlı inkar politikasını sürdürdüler.

TC devletinin bu resmi görüşüne göre, “gözü dönmüş Ermeni çetelerinin bir tek düşünceleri varmış: o da Türkleri öldürmekmiş... Bunun ortaya çıkacağı anlaşılınca da kaçmışlar. Savaş sırasında kaçtıkları için de bunlar vatan haini sayılıyormuş. Vatan hainlerinin malları hazineye devredilirmiş. vb vb."

Öte yandan, İstanbul dışında, hiç bir meskun mahalde 300'den fazla Ermeni topluluğu bulunmayacağı karar altına alındı ve uygulandı. 1930 yılına kadar, Artvin, Mardin ve diğer bölgelerden yüzlerce Ermeni ailesi sırf bu nedenle kovuldular.

Lozan anlaşmasına göre Hristiyan azınlık haklarından istifade eden TC devleti yeni sözcükler, kavramlar da uydurdu. Buna göre, Rum demek, Grek-Ortodoks dininde Türk demektir. Ermeni demek, Ermenice konuşan Türk demektir, Laz diye bir şey yoktur, Gürcü diye bir şey yoktur. Kürt demek, dağlı Türk demektir. Asurî demek, Süryani Türkü demektir. Devlet sınırlan içinde Arap yoktur!!!

Özel olarak Ermenilerle ilgili şu kısıtlamalar da getirildi. Ermeniler muvazzaf subay olamaz. (1945 yılına kadar yedek subay bile olamazlardı), Ermeniler devlet memuru olamaz, Ermeniler gayet ender olarak herhangi bir belediye de çalışabilirler, Ankara, İzmir ve İstanbul dışında Ermeniler, Ermeni olarak yeni bir yaşam kuramaz, ev bark sahibi olamaz, işyeri açamaz, ikametgahının dışında, hiçbir Ermeni Batı Ermenistan'a giremez, eğer mutlaka girmesi gerekiyorsa, bölgenin askeri komutanından izin alması gerekir...

1939 yılında Hatay'ın TC sınırları içine alınması ile beraber, oraya sığınmış olan 40 bin kadar Ermeni yeniden sürgün yollarına düştüler.

1924-38 dönemindeki Kürt hareketlerinden sonra uygulanan Mecburi İskanlara, yöredeki Ermeniler de dahil edilip, Kürtlerle beraber Batı bölgelerine sürgüne gönderildiler.

1919'dan günümüze kadar, Ermenilerin sürüldüğü ve yok edildiği anayurtlarında bıraktıkları mal varlıkları vesair zenginlikler sistematik olarak yağmalandı. Devlet eli ile gasp edildi. İstanbul başta olmak üzere, Milli Ermeni Zenginlikleri, vakıf malları da türlü hilelerle gasp edildi.

Büyük şehirlerde oturan Ermeniler, buralarda pratik olarak belli adreste oturmaya mahkum edilmiş politik tutuklu statüsü içinde tutuldular. Ermeni Milli Meclisleri ise yasaklandı.

İstanbul dışında Ermeni okullarının faaliyet göstermesine izin verilmedi. İstanbul'daki okulların bütün masrafları ise, Ermeni cemaatinin sırtına yüklendi. Süreç içinde Ermenice ders programı kısıtlandı, haftada bir kaç saate indirildi. Okullara Türk müdür yardımcıları atandı. Böylece bu okullar da aslında yalnızca adı Ermeni okulu olan okullar durumuna indirildi.

Tiyatro, seminer, konferans gibi çalışmalara izin vermeyip tamamen ya da kısmen yasaklanma durumu yaratıldı.

II. Dünya savaşında, yaşı 20 ila 45 arasında bulunan tüm gayrimüslim erkekler seferberliğe alındılar. Bunlar içinde bulunan Ermeniler de, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde silahsız olarak değişik çalışma gruplarının içinde çalıştırıldılar. Bunlar muhtemel bir Alman başarısı sırasında topluca imha edilmek üzere, Stalingrad direnmesinin zaferine kadar topluca tutuldular.

Savaş sırasında "Varlık Vergisi'' adı altında bir vergi getirildi. Bu vergi, Ermeni, Rum ve Yahudilere “yasal'” bir soygundu. Mal varlıkları hiç bahasına, palazlanmaya başlayan Türk burjuvazisinin eline geçti. Varlık Vergisi ödemeyen mükelleflerden binlercesini Aşkale'de ceza olarak yol işçiliğine gönderdiler.

1955 6-7 Eylül olayları da devlet tarafından düzenlendi, Taşradan kamyonlarla, trenlerle İstanbul'a getirilen kışkırtılmış kitleler polisin ve güvenlik kuvvetlerinin gözleri önünde gayrimüslimlerin üzerlerine saldırdılar. Evler, dükkanlar yağma edildi. Kiliseler yakıldı. Esas saldırı, Rumlara karşıydı elbette. Ermeniler de bu arada zarar gördüler. Yüz kadar Rum'un yanın da bazı Ermeniler de bu saldırılarda öldürüldüler. Hükümetin yaptırdığı tahkikat neticesinde, "suçlu" bulunamadı. Yıllar sonra ise, anlaşıldı ki, saldırı bizzat İçişleri Bakanlığı tarafından tertiplenmiş...

Devlet tarafından bilinçli olarak sürdürülen bu ''beyaz terör'' Ermenilerin sürekli olarak göçe zorlanmasını da beraberinde getirdi. 1927 sayımında sayıları 100 bin olarak belirlenen Ermenilerden, bu gün ben Ermeni’yim diyenlerin sayısı sadece 50 bin civarındadır.

Günümüzde Türkiye'de yaşayan Ermeniler hakkında neler söylenebilir?

Uzun ve kanlı imha eylemlerinden ayakta kalabilenler, hala Türkiye'de yaşamlarını sürdürebilmek için inatla mücadele etmektedirler. Bunların resmi ilişkileri zoraki bir uzlaşmadır. Başka türlüsü de olamaz. Örneğin Ermeni cemaati adına sık sık TV'ye çıkarılan din adamları 'devletimiz', 'hükümetimiz' gibi kavramlar kullanarak, "memnuniyetlerini" açıklamaktadırlar. Doğaldır. Bilinçli Ermeniler ise Türkiye'deki demokratik ve sosyalist hareketin içinde yer alarak görevlerini yerine getirmektedirler. Artık, pek çok insan Ermeni ismi kullanmadığı için, devrimci hareket içinde yer alan Ermenileri ayıklamak pek kolay değil. Zaten bunlar tespit edildiği zaman feci biçimde işkenceye tabi tutulmaktadırlar. Diyarbakır cezaevindeki işkencelerde "sünnetsiz" devrimcilere iki misli işkence yapıldığını görgü tanıkları yazdılar zaten. Doğru olan, Türkiye'deki devrimci harekete katılmaktır elbette.

Ermeni hareketinin Kürt hareketi ile ilişkisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ermeni hareketi bu gün, açık ve doğrudan tavır alarak Kürdistan'daki mücadeleyi desteklemelidir diyorum. Bununla beraber, Kürdistan'daki ulusal kurtuluşcu güçler de, programlarına Ermeni hareketinin talep ve özlemlerini doğru biçimde koymalıdırlar.

 

Kurdistan Press, Sayı 10, Sayfa 6-7, 22 Nisan 1987