A+ A A-

Yıkılan duvar ve iki Almanya

LISSY SCHMIDT Dünya ve Alman kamuoyu kırk yıldır iki Almanya'yı ayıran devlet sınırının dünyanın en aşılmaz sınırlarından biri olduğuna alışmıştı. Son bir ay içinde bu alışılagelmiş haritada büyük değişikliklerin yaşandığını dünya basını her gün ilk sayfalardan büyük manşetlerle kamuoyuna duyuruyor: Demir perde delindi! Berlin Duvarı yıkıldı! gibi.

İki hafta içinde Doğu Almanya (DDR-Demokratik Almanya Cumhuriyeti) halkının yarısından fazlası ziyaretçi olarak Federal Almanya'ya geldi. Sınıra yakın Federal Almanya kentlerinin sokaklarında her cumartesi pazar büyük kalabalıklar dolaşmaya başlayıp, alman almana sohbetler edildi. Federal Almanya otobanları DDR markalı “Trabi”lerle dolarken, kendi malını pazarlayabilmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan kapitalistler bunları hemen reklam malzemesi yaptı. Aynı zamanda Berlin'de bazı uyanık ticaret adamları duvarın yıkılmasından 3 gün sonra, "Berlin  - ben de oradaydım'' yazılı tişörtleri satmaya başladı. Bu iki olay ne kadar da gelişmelerin yanında birer espri gibi gözüküyorsa da, gerçekten bunlar bu alman alman yakınlaşmasından esas kimin faydalanacağının birer göstergesidir.

' 'Alman topraklarındaki tarihi gelişmeler "e nihayet diğer taraftaki yakınlarına kavuşabilen Almanlar kadar, son gelişmeleri ufukta görünen bunalıma bir çözüm gibi gören alman sanayii de sevindi ve sevinecek.

Her iki Almanya'da cereyan eden olaylara yakından bakılırsa, şu sonuca varmamak mümkün değil:

DDR, diğer Doğu Bloku ülkelerindeki gelişmelerin etkisinin dışında kalmayı başaramadı. Macaristan ve Çekoslovakya kendi sınırlarını açınca yüzbinlerce DDR vatandaşı bu "fırsatı yakalayıp'' Batı Almanya'ya geçti. Bu kitlesel göç olayının başlattığı hareketlilik bütün DDR halkını etkiledi.

Kasım ayında Doğu Berlin ve Dresden kentlerinde ilk yürüyüşler yapıldı. Bu yürüyüşlerde, yüzbinlerce kişi özgür seçim, toplumsal mekanizmaların demokratikleştirilmesi ve serbest dolaşım hakkını talep etti. Bu olaylar üzerine, -tabii ki Gorbaçov'un etkisiyle- DDR Devlet Başkanı Erick Honecker istifa etti. Onun yerine geçen Egon Krenz'in ilk işi, DDR vatandaşlarına serbest dolaşım hakkını tanımak oldu. Bundan sonra, milyonlar bir hafta sonu için olsa bile Batı'ya seyahat etmeye kalkarken, milyonlarca insan da sokağa dökülmeye devam etti. Dresden’de gazeteci ve sanatçılar, fikir özgürlüğü için 300 bini aşkın kişinin katıldığı bir miting düzenlediler. Leipzig'de “Şimdi Seçim” talebiyle 500 binden fazla insan yürüdü. Egon Krenz seçim vaat ederken, eski başkan Honcker hakkında soruşturma açıldı. Olaylar böylesine hızlı bir şekilde devam ederken, hükümet yaptığı uygulamalarla muhalif akımları solladı ve onlar da, birden bire bu kadar etkili olduklarına şaşakaldılar.

Eskiden beri bazı muhalif grupların federasyonu niteliğindeki “Yeni Forum” bile, olayların gelişmesine somut bir cevap veremedi. Yeni Forum adı altında, DDR Yeşilleri, “Şimdi Demokrasi” “Demokrasi ve Kalkış”, “Barış ve insan Haklan Komitesi”, “Birleşik Sol (VL) gibi komiteler ve inisiyatiflerin yanında, DDR Sosyal Demokrat Partisi (SDP), DDR Liberal Partisi (LDPD) ve kiliseye bağlı bir takım gruplar bir araya gelmişlerdi. Bugünlerde "Yeni Forum" sokaktaki insanların baskısına dayanarak, "DDR'de mevcut olan bütün güçleri (Yani hükümet, Yeni Forum, kilise, partiler vs. ANK) yuvarlak masaya çağırıyor" O yuvarlak masada, her şeyden önce seçim ve referandum gibi sorunlar tartışılacak.

Yeni bir Doğu Almanya’nın toplumsal yapısı ile ilgili Yeni Forum federasyon olarak şu anda çok somut şeyler söyleyemiyor. Örneğin Yeni Forum'un "Üretim alanda artık tembellik yapanlar atılsın ama gerçekten dezavantajlı olanlar, yani hasta ya ve sakatlar korunsun; sosyal sigorta sistemi kalsın, ama sahte hastalara ceza verilsin; dünya piyasasına girmek istiyoruz, ama ne zenginlerin borçluları ne de yoksul ülkeleri sömürenler olarak..." şeklindeki isteklerine bakıldığında, kullanılan terminolojiden bile, bu fikirlerin birer dilekten başka bir şey olmadığı belli oluyor. Bu tür reformların mevcut sistem içinde gerçekleşip, gerçekleşmeyeceği de açıklanmıyor.

Sosyal   demokratlar "tekelleşme yasağı olan bir sosyal piyasa ekonomisinden" yana olduklarını ifade ediyorlar. Demokrasi inisiyatiflerinin üretim konusunda demeçleri ya da açıklamaları yok, bunların talep listelerinde, "Basın Özgürlüğü”, “Fikir Özgürlüğü”, “Serbest Dolaşım Hakkı” gibi talepler yer alıyor.

 

Sadece, yaklaşık 500 üyesi olan "Birleşik Sol" (VL) "DDR'deki sistemden gerçek bir sosyalizme geçmek istediğini'' iddia ediyor. VL'nin programında fabrika konseyi kurmak gibi adımlar da yer alıyor. VL'nin bir sözcüsü şimdiki durumu şöyle değerlendiriyor: “Eski hükümetimiz biraz akıllı davransaydı, serbest dolaşım hakkını çoktan verirdi. Bu şekilde şimdiki paniği engelleyebilirdi. Biz şimdiki durumdan memnun değiliz. Serbest dolaşım hakkını bizim devletimiz bir hediye olarak, biraz da kendisini kurtarmak için vermişti; oysa önemli olan, öyle yapılar kurulmalı ki, işçilerin meşru temsilcileri bu tür hakları kendileri alabilsinler. Bu yapılar DDR'de henüz yok.” DDR halkının bir referandum da buna yönelik oy kullanıp kullanmayacağı sorulduğunda, aynı sözcü: "Yok, gerçekçi olmak gerekir, bugün yapılan bir referandumda sağa kayış olacak.'' diyor.

Gerçekten, dışarıdan gelen bir gözlemcinin de dikkatini çeken olay, DDR'deki halk hareketinin henüz üretim alanına sıçramamasıdır. Her gün birçok kentte yürüyüş olduğu bir dönemde "grev" sözcüğü henüz duyulmuyor. Üretim alanıyla ilgili talepler de muhalefetin en acil talepler arasında değil.

Bu yüzden, şu anda doğuya bakıp “Quo vadis DDR'' sorusunu soran Batı Alman solunun aklına pek net bir cevap gelmiyor.

DDR Doğu Blokunun en güçlü ülkesi idi, bir de kendi ülkesinde Macaristan veya Polonya'da hem manevi hem maddi anlamda çok güçlü bir faktör olan Katolik kilisesinin de etkisi yok denilecek kadar azdı. Ama diğer yandan onun tam yanında Batı dünyasının en güçlü ülkelerinden biri, yıllardır propagandalarını DDR'e yansıtan Federal Almanya vardı.

Doğuda DDR halkı hala sadece ve sadece kendi demokratik hakları için mücadeleler verirken, Batıda birçok kesim tarafından ufuktaki birleşmenin manzaraları çiziliyor. Gerçi Başbakan Kohl ilk heyecanla "Oder Neibe sınırı"nın (İkinci Dünya Savaşından sonra müttefikler tarafından belirtilen DDR -Polonya sınırı- ki eskiden Alman topraklarından, bir kısmı Polonya’ya verildi) gene sözkonusu olabileceğine ilişkin sarf ettiği sözleri geri almak zorunda kaldı. Ama bu günlerde bir suikast sonucu Frankfurt'ta öldürülen ' 'Deutsche Bank'' Başkanı Herrhausen, Spiegel dergisine verdiği bir söyleşide çok net bir şekilde: "Ben birleşik bir Almanya istiyorum. O zamanda DDR ekonomisi güçlü federal sermayeden korkmamalı. Zaten bir ülke olacak ve bizim sermayemizin güçlülüğü onların da avantajı olacak" diyor. Aynı söyleşide: "Şu anda ben DDR 'e acil yardım yapmaktan yana değilim. Sosyalist sistem tam çöksün, ondan sonra biz işimize başlayacağız.'' diyerek sermayenin beklentilerini çok net bir şekilde ifade ediyordu.

AEG yöneticilerinden biri Herrhausen'den biraz daha diplomatik bir şekilde: "Şu anda birleşme söz konusu değil, ama tabii ki DDR'in bir numaralı ticaret ortağı biz olacağız!'' diyor.

Anlaşılan Federal Alman sermayesi iştahlı bir hazırlık içinde. Önüne, ekonomik reformların -özellikle birçok üretim kolundaki sübvansiyonların kalkmasının- altından kalkamayan; teknolojiye, yatırımlara susayan, koskoca bomboş bir DDR piyasası seriliyor; hem de etnik nedenlerden dolayı herkesin Federal Almanya'ya öncelik tanımak zorunda olduğu bir piyasa. Batılı ülkelerle ortak yatırımlar yapılması DDR de henüz yasak. Krenz, bu yasağın en yakın zamanda kalkacağını açıkladı. Ondan sonra “zaten konfederasyona doğru giden iki Almanya”nın ticari işbirliğine hiç bir engel olmayacak. Herkesten önce, dünden gelmeye hazır olan Batıdakiler, gelme şartlarını bir katalog şeklinde diğer tarafa ilettiler bile:

-Planlı ekonomi kaldırılsın

-Sübvansiyonlar kaldırılsın

-Serbest piyasa kuralları geçerlilik kazansın

-Özel teşebbüs desteklensin

-Fiyatlar serbest bırakılsın.

Bu şartlar yerine getirdikten sonra, iki Almanya'nın birleşip birleşmemesi sermaye için önemini kaybediyor.

DDR dünyanın en yeni en çağdaş sömürgesi mi olacak?

10 Batı Alman Yeşil parlamenterin bazı Avrupalı parlamenterlerle birlikte yaptıkları "Doğu Avrupa Devletlerinin AT tarafından sömürgeleştirilmesine karşı" başlığı altındaki açıklamada öyle bir perspektif çiziliyor. Aynı açıklamanın son bölümünde, “Bugün DDR halkının özgür iradeyle kendi kaderini kendisinin tayin etmesi önünde en büyük engel SED (Doğu Almanya Sosyalist Birlik Partisi) değil, Federal Almanya’nın AT ve NATO çerçevesinde uygulanan politikası.“ olduğu belirtiliyor. Ama açıklamanın tümü en azından "Yeni Forum"un önerileri kadar soyut. Federal Alman solunun bu gelişmelere karşı takınması gereken bir tavrı içermiyor. Doğu'da olduğu gibi, Batı’da da sosyalistler veya en geniş anlamda "sol", gelişmeleri izlemekte bile zorluk çekiyor. Batı Alman sosyal demokratlarının sol kanat temsilcilerinden biri olan Karsten Voigt, "İki Almanya'nın birleşmesi NATO ile Vasavia Anlaşma örgütünün çözülmesiyle beraber gelmeli ve biz her üçü için mücadele etmeliyiz” derken, Yeşiller'den Antje Vollmer“yumuşak bir çift devletlililk”ten söz ediyor. Bu demeçte kullanılan yeni türemiş ifade, yumuşak deterjan "Vernell" reklamını andırmaktan başka bir işe yaramıyor. Sol, DDR'de sosyalist bir alternatif doğup doğamayacağı konusunda yürekten “inşallah” demekten başka bir şey yapamıyor.

Kısacası: Her iki Almanya'da dünya tarih yazıldı, ama sosyalistler her iki Almanya'da olayları seyretmekle kaldılar. Egon Krenz, Gorbaçov'un emri üzerine, ortak yatırım yasağını kaldırırken, Federal Alman politikacılar konfederasyonu, işadamları yatırımlarını hazırlarken, Batı ve Doğu solu hala şaşkınlığını atmakla meşgul.

İki Almanya'nın birleşmesi, kapitalist bir DDR perspektifine karşı savaşan sosyalistler tarafından değil, daha çok, güçlü bir Almanya'dan korkan AT tarafından engellenecek. Berlin duvarının yıkılmasından sadece birkaç gün sonra, Fransa Devlet Başkanı François Mitterrand bir toplantıda, "Doğu ülkeleriyle kurulacak ticari ilişkilerin Avrupa Topluluğu 'nün ortak inisiyatifinden kaynaklanması gerektiği"ni vurguladı. Batı Alman sermayesi Doğu Almanya piyasasını kendi alanı olarak görüp, oradaki faaliyetini Avrupa Topluluğu ortak piyasasında kendi konumunu güçlendirmek için yürütmek isterken, diğer AT üyesi ülkeler Doğu Almanya'ya ortak yatırım alanı olarak bakmayı yeğliyorlar. Bu çelişki belki çok hızlı bir birleşmeyi engelleyebilir, ama DDR'in kapitalistleşme sürecini frenlemek niteliğinde değil.

DDR kendi gücüyle buna bir alternatif koyabilecek mi?

“İki seçeneğimiz var: DDR'nin bağımsızlığını korumaya çalışıp, bizim ülkemizle dayanışmayı amaçlayan bir topluluk içerisinde olan ülkelerle birlikte çaba sarf edip, gerçekten özgür bir toplum için çalışabiliriz. Ya da ekonomik açmazlardan dolayı Federal Almanya 'ya bağlanıp, kendi ahlaki ve siyasi değerlerimizin indirimli satışını seyretmek zorunda kalmak!

Hala birinci alternatifi seçmek için geç değil! Biz Almanya'nın anti-faşist, hümanist geleniğinden esinlenerek, Federal Almanya'nın sosyalist bir alternatifi olmaya çalışalım.”

Birçok Doğu Almanyalı aydının imzaladığı bu çağrı da, sosyalizmi kurtaracak ya da gerçek sosyalizmi yaratabilecek ekonomik bir yol göstermiyor. Bu şekilde her iki Almanya'nın solu belki de son 50 senenin en zor görevi önünde oldukça çaresiz görünüyor.

Miriam Bergen (Lissy Schmidt)

Kurdistan Press, 18 Aralık 1989, Sayı 78, Sayfa 5